6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli depremler, Türkiye’nin yalnızca binalarının değil, kurumlarının, reflekslerinin ve vicdanının da ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. On binlerce insan hayatını kaybetti. Binlercesi, saatlerce hatta günlerce yardım gelmesini beklerken göçük altında can verdi. Üzerinden üç yıl geçti. Cuma günü, bu büyük felaketin üçüncü yılıydı. Hâlâ konteynerlerde yaşayan depremzedeler var.

O günlerde en çok konuşulan başlıklar; geç gelen yardımlar, koordinasyonsuzluk, kesilen kolonlar, yanlış imar izinleri ve gözaltına alınan müteahhitlerdi. Hepsi doğruydu. Ama eksikti. Çünkü mesele sadece enkaz altından insan çıkarmak değil; asıl mesele, o enkazın hiç oluşmamasını sağlamak.

Hâlâ “bir daha olmaz” cümlesi, gerçeğin sertliğiyle sınanmayı bekliyor.

Depremden sonra herkes “inşallah bir daha böyle bir felaket yaşamayacağız” dedi ama bu sözün gerçekten doğru olup olmadığı henüz test edilmedi. Belki de en zoru burası. Asıl sınav, bir sonraki depremde alınan önlemlerin işe yarayıp yaramayacağıyla verilecek.

Afet sonrası değil, afet öncesi devlet

Depremler doğa olayıdır denir, afetler ise insan eliyle büyür. Bu sözler artık kimseye yabancı değil. 6 Şubat’tan sonra afet yönetimi tartışmaları, ağırlıklı olarak “arama-kurtarma neden gecikti” sorusuna odaklandı. Oysa bu, zincirin son halkasıdır.

Asıl soru şudur: Deprem riski bu kadar açıkken neden hâlâ riskli yapılarda yaşıyoruz? Asıl rahatsız edici olan da bu.

İstanbul başta olmak üzere birçok il, bilim insanlarının yıllardır uyardığı yüksek deprem riski altında. Buna rağmen kentsel dönüşüm hâlâ parçalı, yavaş ve çoğu zaman rant odaklı ilerliyor. Riskli yapıların tespiti, güçlendirilmesi ya da yıkılıp yeniden yapılması, bütüncül bir kamu politikası olmaktan çok, bireysel çabalara bırakılmış durumda. Vatandaşın maddi gücü yoksa, binası kaderine terk ediliyor.

Denetim mekanizmaları ise kağıt üzerinde var. Yapı denetim firmaları, müteahhitlerle ekonomik ilişki içinde çalışıyor. Belediyeler siyasi ve ekonomik baskılar altında imar kararları alabiliyor. Merkezi idare ile yerel yönetimler arasında yetki karmaşası sürüyor.

Deprem olmadan önce yapılması gerekenler, “sonra bakarız” listesine erteleniyor. Ve o “sonra”, hep geç kalıyor.

Belki de mesele artık ne yaşadığımız değil, neyi kabullendiğimizdir.

Önlem olmayınca yas sürekli

Deprem sonrası gözaltına alınan müteahhitler, tutuklanan sorumlular kamuoyunda bir “hesap veriliyor” hissi yaratıyor. Ancak bu hesap, çoğu zaman geç ve eksik. Çünkü yıkılan her binanın arkasında sadece bir müteahhit değil; ruhsat veren, denetlemeyen, görmezden gelen bir sistem var. Sistem değişmedikçe, bireysel cezalar yeni felaketleri engellemiyor.

Bugün deprem riski altındaki illerde alınan önlemler, hâlâ olması gereken seviyenin gerisinde. Ulusal ölçekte bağlayıcı bir “deprem önleme seferberliği” yok. Okullarda afet bilinci eğitimi sınırlı. Toplanma alanları imara açılmış durumda. Acil durum planları kâğıt üzerinde kalıyor. En önemlisi, siyaset üstü ve uzun vadeli bir yaklaşım hâlâ kurulabilmiş değil.

Oysa önleme, pahalı ama mümkündür. Güçlendirme maliyetlidir ama can kaybından ucuzdur. Bilim insanları dinlenirse, yapı stoğu bilimsel kriterlerle yenilenirse, denetim gerçekten bağımsız olursa depremler felaket olmaktan çıkar. Japonya’da, Şili’de, İtalya’da olan tam olarak budur.

6 Şubat’ın üçüncü yılında sorulması gereken soru şudur: Bir sonraki büyük depremde yine aynı cümleleri mi kuracağız? “Kader”, asrın felaketi”,eldeki imkânlar”… Yoksa artık şunu mu söyleyeceğiz: Bu kez önledik.

Çünkü yas tutmak insani, unutmamak ahlaki, önlemek ise siyasi ve hukuki bir sorumluluktur. Ve bu sorumluluk ertelendikçe, Türkiye her depremde aynı acıyı yeniden yaşamaya mahkûm kalacaktır.