Bir valinin bisiklet sürerken giydiği kıyafet önce Meclis’e taşındı. Ardından gelen görevden alma kararıyla birlikte kamuoyunda iki gelişme arasında güçlü bir bağ kuruldu. Elbette ki görev değişikliğinin gerekçesi açıklamadı ancak yaşanan tartışma, tek başına bile üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir gerçeği ortaya çıkardı.

Aslında mesele bir bisiklet ya da bir tayt değildi. Mesele, spora bakış açımız; kamu yöneticilerinden ne beklediğimiz ve şehirlerimizi nasıl bir anlayışla geleceğe hazırlamak istediğimizdi.

Devlet ciddiyeti

Bir vali makamında elbette devleti temsil eder. Resmî törenlerde devletin vakarına uygun giyinir. Ancak sabah sporunu yaparken bir bisikletçinin giydiği teknik kıyafeti giymesi kadar doğal ne olabilir?

Bugün dünyanın gelişmiş şehirlerinde belediye başkanlarını bisikletle işe giderken, bakanları maratonlarda koşarken, devlet yöneticilerini halkla birlikte spor yaparken görmek kimseyi şaşırtmıyor. Çünkü modern yönetim anlayışı, yöneticiyi toplumdan uzaklaştırmayı değil, toplumun içinde tutmayı amaçlıyor.

Devlet ciddiyeti; spor yaparken takım elbise giymek değildir.

Devlet ciddiyeti; görevini hukuka uygun, tarafsız, dürüst ve liyakatle yerine getirmektir.

Sporun da kendi kuralları vardır. Nasıl bir yüzücü mayosuyla, bir judocu judogisiyle, bir kayakçı tulumuyla yarışıyorsa, bisikletçi de teknik kıyafetiyle pedal çevirir. Bu bir tercih değil, sporun doğasıdır.

Görevinden ayrılırken yaptığı açıklama ise dikkat çekiciydi. Tartışmayı büyütmedi. Kırgınlık dili kullanmadı. Kendisini “yelken, kürek ve bisiklet sporcusu” olarak tanımladı; sporun spor kıyafetiyle yapıldığını ifade etti ve “Karar büyüklerimizin takdiridir.” diyerek polemiğe girmedi.

Şehirler sporla kabuk değiştirir

Bu olay bana, bir kaç yıl önce kürek yarışı için Rize’ye gittiğimizde yaşadığımız tecrübeyi hatırlattı. Uluslararası standartlara uygun yarış tulumları giyen sporcular, özellikle de erkek kürekçiler, çevrede şaşkınlıkla karşılanmış; kıyafetler nedeniyle çeşitli uyarılar yapılmıştı. Oysa kürek tulumu da bisiklet taytı gibi estetik kaygıyla seçilmiş bir kıyafet değildir. Hareket kabiliyetini artıran, güvenlik ve performans için tasarlanmış teknik bir spor ekipmanıdır.

Fakat o gün kesin olarak gördüğüm şeylerden biri de şuydu: Şehirler tam da bu karşılaşmalar sayesinde gelişir.

İnsan ilk kez gördüğüne şaşırır. Sonra tanır. Ardından alışır. En sonunda da onu hayatın doğal bir parçası olarak kabul eder.

Medeniyet biraz da budur.

Bisiklet yolları yapmak kadar, o yollarda pedal çeviren insanı yadırgamamaktır.

Kürek parkuru yapmak kadar, yarış tulumu giyen sporcuyu garipsememektir.

Çünkü spor sadece madalya kazandırmaz; şehirlerin ufkunu da genişletir.

Bugün çocuklarımızın bisiklete binmesini, kürek çekmesini, triatlon yapmasını, maraton koşmasını istiyorsak; bu sporların kültürünü de benimsemek zorundayız. Sporcuları kendi kalıplarımıza uydurmaya çalışırsak ne spor gelişir ne de şehirler.

Şehirler sadece yollarla, köprülerle ve gökdelenlerle büyümez. Asıl gelişmişlik, farklı olana gösterilen tahammülde gizlidir. Bir bisiklet taytını, bir kürek tulumunu ya da bir maraton formasını yadırgamayan şehirler; yalnızca sporu değil, medeniyeti de içselleştirmiş şehirlerdir.