İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen davalar nedeniyle kamuoyunun yakından tanıdığı Akın Gürlek, bu hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Adalet Bakanı olarak atandı. Devlet yönetiminde görev değişiklikleri elbette olağan. Ancak bu atama, sıradan bir bürokratik tasarruf gibi okunamayacak kadar yoğun bir tartışmayı beraberinde getirdi. Çünkü ortada yalnızca yargıdan yürütmeye bir geçiş yok; daha önce yürütmede Adalet Bakan Yardımcılığı yapmış bir ismin yargıya, oradan tekrar yürütme organına uzanan bir kariyer hattı var. Bu tablo ister istemez şu soruyu doğuruyor: Hukuk devletinde kurumlar arasındaki sınırlar ne kadar geçirgen olabilir?
Kurumsal mesafe
Hukuk fakültesine adım atıldığı ilk haftalarda duyulan ilkelerden biridir kuvvetler ayrılığı. Yasama, yürütme ve yargı ayrı olsun ki güç tek elde toplanmasın, sistem kendi içinde denge kurabilsin. Türkiye’de yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı tarafından kullanılır, yargı ise bağımsız mahkemeler eliyle yürütülür. Anayasada bu ayrım oldukça açık.
Ama hukuk sadece anayasa maddelerinden ibaret değildir. Günlük hayatta asıl belirleyici olan, bu kurumların birbirine ne kadar yakın durduğu ya da ne kadar mesafe koyduğudur. İşte buna kurumsal mesafe denir. Kuvvetler ayrılığı teorik çerçeveyi çiziyorsa, kurumsal mesafe o çerçevenin hayatta ne kadar korunduğunu gösterir.
Bu mesafe oldukça önemlidir. Çünkü adalet yalnızca bağımsız olmayı değil, bağımsız görünmeyi de gerektirir. Bir hâkimin ya da savcının karar verirken yürütmeyle organik bir bağının olmadığına dair güçlü bir kanaat varsa, verilen karar toplum tarafından daha kolay kabul edilir. Ancak yargıdan yürütmeye, yürütmeden yargıya geçişler sıklaştığında bu mesafe doğal olarak daralır. Hukuken sorun olmasa bile, insanların zihninde soru işareti bırakabilir.
Tam da bu noktada şu soru ortaya çıkar: Kurumlar arasındaki sınır belirsizleşirse, vatandaş mahkemeye çıktığında karşısında yalnızca hukuku mu görür, yoksa devlet içindeki güç ilişkilerini de hesaba katması gerektiğini mi düşünür? Kanaatimce, hukuki güvenlik dediğimiz kavram, aslında bu soruya verilen cevapla doğrudan ilgilidir.
Devam eden davalar ve algı
Bu tartışma yalnızca iç kamuoyunu ilgilendiren bir mesele de değildir. Hukukun üstünlüğüne dair algı, bir ülkenin uluslararası itibarı, ekonomik ilişkileri ve yatırım ortamı üzerinde de etkili olur. Yargıya duyulan güven zayıfladığında, bunun yansıması mahkeme salonlarının dışına taşar.
Tartışmanın asıl yoğunlaştığı yer ise devam eden davalar meselesi. Kamuoyunun yakından izlediği dosyalar sürerken yapılan bu atama, hukuken davaların gidişatını değiştirmese bile algıyı etkiler mi? Muhtemelen evet. Çünkü davaların tarafları ve toplum, süreçlerin gerçekten bağımsız yürüyüp yürümeyeceğini sorgulamaya başlar.
Mahkemeler elbette görevlerine devam eder, dosyalar kendi usulü içinde ilerler. Hiçbir hâkim bir atama nedeniyle kararını değiştirmek zorunda değildir. Ancak hukuk yalnızca kurallar bütünü değil, aynı zamanda bir güven düzenidir. Kararın doğru olması kadar, doğru olduğuna inanılması da önemlidir. Eğer toplumun bir bölümü sonucu baştan belirlenmiş görüyorsa, o karar hukuken sağlam olsa bile toplumsal meşruiyeti zayıflar.
Kurumsal mesafe kavramı tam da burada somutlaşır. Çünkü mesele yalnızca fiilî müdahale ihtimali değil, müdahale ihtimalinin zihinlerde yarattığı etkidir. Adalet duygusu çoğu zaman gerçeklerden çok algılar üzerinden şekillenir. Bu nedenle hukuk devletlerinde sadece bağımsızlık değil, bağımsızlık görüntüsü de korunmaya çalışılır.
Bugün belki de en kritik soru şu: Türkiye’de bir insan mahkeme kapısından içeri girdiğinde, karşısında yalnızca hukuku bulacağına gerçekten inanıyor mu?