Yurt dışına gezmeye gidenler, işi gereği aylarca gurbette kalanlar çok iyi bilir. İnsanın memleket hasretini bazen tek bir şey dindirir; ay yıldızlı al bayrağı görmek…
Bir otelin önünde, uluslararası bir fuarda, devletlerin temsil edildiği alanlarda Türk bayrağını gördüğünüzde içiniz kabarır. “Benim devletim de burada.” dersiniz. Ama o bayrağı göremediğinizde, içinizde tarifi zor bir burukluk oluşur. Kime kızacağınızı tam bilemezsiniz ama içinizdeki öfke büyür. Çünkü temsil edilmediğinizi hissedersiniz.
Dün Ankara’da İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun gerçekleştirdiği “Bayrak Kaldırıyorum” mitingi de bu yönüyle son derece anlamlıdır. Çünkü bayrak sadece bir devletin sembolü değildir. Bayrak; bir milletin haysiyeti, onuru, dirilişi ve ortak hafızasıdır. Bu nedenle bu miting, sadece belli bir siyasi kitlenin değil, bayrağına gönülden bağlı geniş kesimlerin de sempatisini kazanmıştır.
Yurt dışında ay yıldızlı bayrağı gördüğümüzde neden gözlerimiz doluyor, göremediğimizde neden içimiz burkuluyorsa; bunun sebebi bayrağın bizim için yalnızca bir kumaş parçası olmamasıdır. Bayrak, vatan hasretinin en güçlü tesellisidir. İşte bu yüzden bayrağa sahip çıkmak, aslında milletin ortak haysiyetine ve geleceğine sahip çıkmaktır.
Devletler sadece büyükelçilik binalarıyla temsil edilmez. Bir ülke; bayrağıyla, kültürüyle, girişimcisiyle, sanatçısıyla, iş insanıyla ve onları yönlendiren diplomatik kadrolarıyla görünür olur. Bayrağınızı en görünür yere astırmak bile bazen yılların emeğini, kurulan dostlukları ve güçlü bir diplomatik ağı gerektirir.
AKP iktidara gelmeden önce Dışişleri Bakanlığı’nın yetişmiş kadrolarına yıllarca “monşerler” denildi. Adeta bu ülkeye yabancı insanlarmış gibi itibarsızlaştırıldılar. Oysa bugün dönüp baktığımızda, istisnaları bir kenara koyarak söylüyorum; onların yerine “milli kadro” diye getirilen birçok ismin Türkiye’nin tanıtımına ne kattığını sorgulamak zorundayız.
Maalesef bazı temsilciliklerimizde gördüğümüz tablo iç açıcı değildir. Sanki tek hedefi döviz biriktirmek, mesaiyi tamamlayıp akşam sosyal hayatına karışmak olan bir memur anlayışı oluşmuştur. Oysa diplomatlık masa başında evrak imzalamak değildir. Diplomat; bulunduğu ülkede Türkiye için kapı açan, çevre edinen, iş insanlarını buluşturan, kültür etkinlikleri düzenleyen, yatırım çeken, Türk bayrağının en görünür yerde dalgalanması için mücadele eden kişidir.
Bugün dünyanın birçok ülkesini geziyorum. Konsolosluklara uğruyorum. Bir görevliyle birkaç dakika sohbet ettiğinizde, mesleğini idealizmle mi seçtiğini, yoksa bir referansın, bir torpilin veya siyasi yakınlığın ürünü olarak mı o koltuğa oturduğunu anlamak zor olmuyor. Çünkü idealist insan bulunduğu ülkeyi ezbere bilir, çevresini tanır, ülkesini anlatırken heyecan duyar. Diğeri ise sadece görev süresinin bitmesini bekler.
Hariciyemizin yeniden bir ruh kazanması gerekiyor.
Türkiye’nin bugün, bulunduğu ülkelerde dost biriktiren, iş çevreleri oluşturan, üniversitelerle ilişki kuran, Türk kültürünü anlatan, yatırım çeken ve gerektiğinde tek başına bir ülkenin tanıtım ordusu gibi çalışan idealist diplomatlara ihtiyacı var.
Çünkü diplomasi, protokol masalarında verilen pozlardan ibaret değildir. Diplomasi; bayrağınızı dünyanın en değerli yerine astırabilme sanatıdır.
Ay yıldızlı bayrağı dünyanın her köşesinde gururla görmek istiyorsak, makamını kariyer basamağı olarak gören değil, onu bir vatan nöbeti olarak kabul eden hariciyeciler yetiştirmek zorundayız.
Devletini gerçekten seven diplomatın en büyük serveti bankadaki dövizi değil, görev yaptığı ülkede Türkiye adına kazandırdığı itibardır. Çünkü bayrağın dalgalandığı her yer, Türkiye’nin saygınlığının da dalgalandığı yerdir.