Sabahın yedisi...
Normalde sokakların sessiz olduğu, kahve kokularının yeni yeni yükselmeye başladığı saatler. Ama bu kez farklıydı. Türkiye'nin dört bir yanında milyonlarca insan uykusundan fedakârlık etti. Evlerde televizyonlar erkenden açıldı. Meydanlara kurulan dev ekranların önünde insanlar ay-yıldızlı formalarıyla toplandı. Kimi elinde kahvesiyle, kimi gözlerindeki uykuyu bile silmeden ekran başına geçti.

Çünkü tam 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası sahnesindeydik.
Bu sadece bir futbol maçı değildi.
Bu, bir neslin özlemiyle buluşmasıydı.
2002'nin bronz madalyalı destanından bu yana geçen yıllar boyunca nice yetenekler yetişti, nice hayaller kuruldu, nice eleme hüsranları yaşandı. O tarihi yaz yaşanırken bugün Avrupa'nın devlerinde forma giyen Arda Güler henüz dünyaya gelmemişti. Kenan Yıldız'ın adı bile bilinmiyordu. Kaptan Hakan Çalhanoğlu ise daha çocuk yaşlarında futbol topunun peşinden koşuyordu.

Şimdi ise yeni bir nesil, yeni bir umut ve yeni bir hikâye vardı önümüzde.
Fakat Dünya Kupası, romantik hikâyelerin değil; acımasız gerçeklerin sahnesidir.
Vancouver'da oynanan maçta Avustralya karşısında alınan 2-0'lık yenilgi elbette can acıttı. Çünkü oyuna baktığınızda top bizdeydi. İnisiyatif bizdeydi. Baskı bizdeydi. İstatistikler bizim lehimizeydi.
Ama top yuvarlak...
Dengeler bazen değişebiliyor.
Türkiye topa yüzde 70'in üzerinde sahip oldu. Rakip kaleyi adeta abluka altına aldı. Fakat sonunda tabelada yazan rakamlar tüm hikâyeyi değiştirdi.
İstatistikler teselli verdi.
Skor ise gerçeği anlattı.

Peki şimdi ne olacak?
İşte tam da burada futbolun karakter testi başlıyor.
Bugün sosyal medyada yapılan yorumlara bakınca sanki turnuva bitmiş, bavullar toplanmış, dönüş bileti kesilmiş gibi bir hava oluşturulmaya çalışılıyor. Bazı spor yorumcuları (şovmenler) daha ilk maçın ardından ağır eleştirilerle adeta infaz masaları kuruyor.
Oysa Dünya Kupaları böyle kazanılmaz.
Büyük hikâyeler, ilk darbede dağılanların değil; aldığı darbeyi güce dönüştürenlerin eseridir.
Eleştiri elbette olacaktır.
Ancak daha grup aşamasının ilk maçında umudu mezara gömmeye çalışmak ne futbolun ruhuna ne de bu takımın hak ettiği desteğe yakışıyor.

Unutmayalım...
Biz bu turnuvaya tesadüfen gelmedik.
Zorlu eleme yollarını geçtik.
Avrupa'nın güçlü ekipleriyle mücadele ettik.
Yıllardır özlemini çektiğimiz sahneye emek vererek ulaştık.
Ve şimdi ilk engelde vazgeçmemiz bekleniyor öyle mi?
Hayır.
Tam tersine.
Bu yenilgi belki de ihtiyacımız olan tokattır.
Belki de Dünya Kupası'nın bize verdiği ilk derstir.
Çünkü şampiyonluklar yalnızca yetenekle değil, deneyimle kazanılır.

Bugün Arda Güler'in yaratıcılığı, Kenan Yıldız'ın cesareti, Barış Alper'in enerjisi ve Hakan Çalhanoğlu'nun liderliği bize büyük hayaller kurduruyor. Ancak Dünya Kupası başka bir atmosferdir. Bu sahnenin baskısını yaşamak, o atmosferi solumak ve bu seviyenin ritmine alışmak da başarı yolunun bir parçasıdır.

Belki bugün düştük.
Ama düşmek ile yenilmek aynı şey değildir.
Yenilmek ayağa kalkmamaktır.
Ve bu takımın ayağa kalkacak gücü var.

Önümüzde Paraguay maçı duruyor.
Ardından ev sahibi ABD karşılaşması.

Yani hikâyenin daha ilk bölümü yazıldı.
Kitabın son sayfasına gelmedik.
Hatta daha giriş bölümündeyiz.

2002'yi hatırlayın.
Brezilya karşısında yaşanan hayal kırıklığını hatırlayın.
O gün de kaybetmiştik.
Ama o takım her maçta biraz daha büyüdü.
Her adımda biraz daha olgunlaştı.
Ve sonunda dünyanın en iyi üç takımından biri oldu.
Bugün de önümüzde duran yol tam olarak budur.

Belki bu yıl kupayı kaldıracağız.
Belki kaldıramayacağız.
Ama en kötü ihtimalle bile bu turnuva bize paha biçilemez bir deneyim bırakacak.
Çünkü büyük futbol ülkeleri bir gecede doğmaz.
Sürekli Dünya Kupalarına katılarak, o baskıyı yaşayarak, hata yaparak ve ders çıkararak büyürler.
Kalıcı başarıların temeli budur.
Şampiyonluk önce zihinde, sonra kültürde, en sonunda sahada kazanılır.
İşte bu yüzden bugün yaşanan yenilgiyi yalnızca bir skor olarak görmek gerekir.

Bu mağlubiyet bir duvar değil.
Bir basamak.
Bu sonuç bir çıkmaz sokak değil.
Daha yükseğe çıkmak için konulmuş bir merdivenin ilk adımı.

Eğer bu turnuvalarda kalıcı olmayı başarırsak, bugün konuştuğumuz eksikler yarının en büyük avantajlarına dönüşecek. O zaman Dünya Kupası'na katılmayı değil, çeyrek finali... yarı finali... hatta şampiyonluğu konuşacağız.
Şansa bağlı hayaller değil...
Deneyimle büyüyen hedefler kuracağız.
Bu yüzden şimdi karamsarlık zamanı değil.
Şimdi safları sıklaştırma zamanı.
Sabahın yedisinde ekran başına geçen milyonların inancını yeniden sahaya taşıma zamanı.

Çünkü bu hikâye henüz bitmedi.
Çünkü turnuva daha yeni başladı.
Çünkü ay-yıldızlı formanın içinde hâlâ büyük bir potansiyel yatıyor.
Ve çünkü bazen en büyük zaferler, en sert derslerin ardından gelir.

Başınızı kaldırın çocuklar.
Bir maç kaybedildi.
Ama mücadele değil.
Yol uzun.
Hikâye devam ediyor.
Ve Türk futbolunun bu Dünya Kupası'nda yazacağı daha çok sayfa var.