“Analar ağlamasın” ile başlayan ve şimdi de “Terörsüz Türkiye” ile devam eden AKP’li sözde çözüm süreçleri, dün olduğu gibi bugün de belirsizliklerle devam ediyor. İddiaya göre bu “Barış sürecini” devlet yönetiyor ve gelişmeleri o planlıyor. Hepimiz biliyoruz ki devlet, yürütmeden (iktidardan) bağımsız kendi kendine işlemez, iş göremez. Devletin, kurumsal yapısıyla etkin olacağı tek siyasal sistem, hukukun üstünlüğüne dayalı, partileşmemiş bürokrasiye sahip, gücünü yasalardan alan demokratik devlet olabilir.
Türkiye’de devlet, bürokrasisiyle yeniden yapılandırılmış, kurumsal yapısı bozulmuş, anayasal düzenden değil, işbaşındaki iktidardan güç ve emir alan devlettir. Bunun en çarpıcı örneğini hukukun siyasallaşmasında görüyoruz.
Yatarı olmayan suçtan, bir siyasal partinin genel başkanı aylarca hapis yatarken, iktidar partisinden birçok isim, suç duyurusuna rağmen yaşam konforunu sürdürüyor. Bu durumda iktidardan bağımsız, salt kurumsal gücünü kullanan bir devlet göremiyoruz. Hâl böyle olunca “terörsüz Türkiye sürecini” yönettiği söylenen devlet, iktidar bürokrasisinin, kurumsal yapısına hâkim olduğu devlet ve onun aklıdır.
SÜRECİN BAŞ AKTÖRÜ: İMRALI
“Terörsüz Türkiye” yi kuracak aklın bir tarafını, İmralı’daki teröristbaşı, PKK-KCK kurucu lideri, Türkiye’nin yıllar yılı altını oyan, nice masum sivilin hayatına kıyan, milletin asker, polis, korucu evlatlarını şehit eden kişi oluştururken, diğer tarafını elbette iktidar ve ortakları oluşturuyor. Ancak tartışılan konu, “Kürtler.”
Bu durumda tartışma ve düzenleme masasında adına işlem yapılan Kürtler niye yok?
Diyecekler ki DEM’liler var ya.
İyi de bu devletle, Türk milletiyle öteden biri birlikte yol yürümüş; korucu olmuş, asker olmuş, aşiret olmuş DEM’lilerin dışında sayısı milyonları bulan bir başka topluluk daha var. Adından sıkça söz edilen o “barışa” bu kesimin hem katkısı ve hem de rızası olmayacak mı?
“Devlet aklı” denilen akıl, toplumsal rızayı gözetirken, razı olması gereken bu koca kitleyi; görmezden gelerek, Kürtler hakkındaki kararı, neden bu kesimin canına, malına kıyan Apo’ya bırakıyor?
Sadakatiyle devletine bağlı aşiretleri, korucuları, ülkeye ve toplumsal sosyolojiye bağlı Kürtleri, eli kanlı Teröristbaşı ile DEM’lilere mi bırakıyorsunuz? Devlete bağlılığı cezalandırmak değilse nedir bunun adı?
Süreci yönetenlerin politik belirsizliklerinden biri bu. Yaptıkları eylemler birbirini tutmuyor. Halbuki “barış” denilen olgu, “Toplumsal rızaya” dayalı olmak zorundadır. Politik başarı buna bağlıdır. Bu yönüyle toplumsal rıza, eli silahlı grupların liderliğine bırakılarak, anlaşmalardan doğacak umulan barışı, teröristlerin rızasına eşitlenmiştir.
İşte bu ve benzer sebeplerle yürütülen süreç, olağan siyasetin olması gereken standartlarına uymuyor. Süreci yöneten politik akıl, önemli çoğunluğa sahip terörden zarar görmüş Kürt kitleyi, vaat ettiği barış görüşmelerinin dışında bırakıyor.
İMRALI’YA GİTTİLER DE NE OLDU?
Tutanaklar açıklanmadı. Elbette tam olarak ne konuştuklarını bilmiyoruz, ancak, çok vurgulanan Öcalan Suriye konusunda buradaki unsurlara diyesiymiş ki, “silahlarınızı bırakmadan Suriye’ye katılın.” Yani entegre olun diyesiymiş. Bu durumda “10 Mart anlaşmasına uyulmasını” istemiş miş.
Şimdilik İmralı görüşmesiyle ilgili büyük gelişme ve sonrasında ortaya çıkan Öcalan vaadi bu. Böylece, Öcalan sayesinde Suriye’nin bütünlüğünü sağlayarak, Kılıçdaroğlu’nun söylemine uygun olarak “Başımızdaki Amerikan ve İsrail belasını” bertaraf edecekmişiz.
Ne kadar yüzeysel.
Suriye’deki gelişmeler, Öcalan-Abdi ikili ilişkilerine bağlıysa olabilir, ama masanın diğer tarafında, ABD ve Suriye’nin üçte birin işgal etmiş İsrail var. Onları ne yapacağız?
Çocuk kandırır gibi koca Türkiye’ye verdikleri mesaj bu.
Kandil’e gidip, teröristbaşı ile altını oyduğu Türkiye’ye “barış” getireceğini söylemenin neresi tutarlı. Burada sahici bir devlet aklı görülüyor mu?
Güya Teröristbaşı, “Suriye’nin bütünlüğü korunmalı. SDG Suriye ordusuna entegre olmalı. Kürtlerin varlığı anayasal güvenceye alınmalı. Kürtlerin yaşadığı dört parçalı coğrafya netlik kazanmalı” demiş.
Elinde silah nasıl entegre olacaklarsa.
Bu görüşmede, İmralı’daki teröristin son cümlesi daha önemli. “Kürtlerin yaşadığı dört parçalı coğrafya netlik kazanmalı” diyor. Bunu okuyunca insan ister istemez kendine soruyor: Acaba bizdeki süreci yöneten “devlet aklı”, söz konusu olan dört parçadan ne kadarını “netleştirecek?”
Kısaca barışı neye mal edeceğiz?