Cumhuriyet’in kuruluşuyla taçlanan Milli Mücadele sonrası Mustafa Kemal ve silah arkadaşları arasında yaşanan fikri çatışmalar, görüş ayrılıkları ve siyasi dargınlıklar konusunda pek çok kitap yazıldı. Atatürk ile Milli Mücadele kahramanları ve Cumhuriyet’in kurucu kadrosunda yer alan Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün aralarındaki çatışmalar ve küskünlükler yakın tarih meraklılarının her dönem ilgi odağı oldu. Siyasi tarihimize “paşaların kavgası” olarak geçen bu sürecin daha sonra bizzat Atatürk’ün attığı adımlarla “siyasi barış harekatı”na dönüşmesi nedense görmezden gelindi.

Atatürk’ün siyasetteki buzları eriten hamlesi - Resim : 1

Prof. Dr. Hakkı Uyar, “Yurtta Barış: Paşaların Antlaşması” kitabında bu barışma süreçleri esnasında yaşananları ayrıntılarıyla gündeme taşıyor. Prof. Dr. Hakkı Uyar döneme ait arşivleri, süreli yayınları, sözlü tarihi de kapsayan zengin referanslarla yakın tarihimizi yeni bir perspektifle değerlendiriyor. Paşaların barışmasının görmezden gelinen ya da es geçilen bir konu olduğunun altını çizen Prof. Dr. Hakkı Uyar, Milli Mücadele kadrosu arasında yaşanan siyasi dargınlıklar ve barışma sürecini şöyle özetliyor:

“Atatürk ve Milli Mücadele için ilk yola çıkan arkadaşları toplamda beş kişiydiler. İlk Beşler denilen bu isimler: Mustafa Kemal, Karabekir, Cebesoy, Orbay ve Bele… Bele hariç, hepsinin döneme ilişkin anıları ve günlükleri var. Bu beş kişiye 1920 yılında İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak eklendi. Dolayısıyla A Takımı, yedi kişiye ulaştı. Daha başlangıçta ortaya çıkan küçük ayrılıklar Atatürk’ün gücünü artırmasıyla derinleşti. Bu süreçte bağımsızlık savaşının kazanılacağına dair emareler kendini gösterince, kurtuluş sonrasında rejimin ne olacağı meselesi ana sorun haline geldi. Vahdettin’in 1918-1922 yılları arasında yeniden ihdas ettiği mutlak monarşiye karşı oluşturulan ve bütün gücün Meclis’te toplandığı TBMM Devleti nasıl bir dönüşüm geçirecekti?

İkinci Meşrutiyet’e kaldığımız yerden devam mı edecektik? Yoksa yeni bir rejim mi inşa edecektik?

Atatürk, radikal değişiklikler döneminin kapısını açtı ve buna direnecek arkadaşlarıyla yollarını ayırdı. Bu noktada arkadaşlarıyla çatışmanın bir nedeni rejimin ne olacağı idi ama diğer bir konu daha vardı: Kimin ülkeyi yöneteceği… Bu iki konu çatışmanın ve tasfiyenin nedeni oldu.”

Devrimler olup bittikten, Atatürk’ün eski ve muhalif arkadaşlarının yapacakları bir şey kalmadıktan sonra kademeli bir barışma dönemi başlattığını belirten Prof. Dr. Hakkı Uyar şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Atatürk’ün ömrünün tamamlamaya yetmediği barışma politikasını İnönü sürdürdü. Atatürk’ün 1931 yılında seçimler dolayısıyla söylediği ‘Yurtta barış, dünyada barış için çalışıyoruz’ ifadesi, genellikle dış politika açısından ele alınmaktadır. Ancak konunun bir de iç barış meselesi vardır. Bu noktada muhaliflerle barışma devreye girmektedir. Muhaliflerle barışma, iç barışın en önemli argümanlarından biridir. Hatta Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkarak ihanet çizgisine kadar kayanların (150’likler) bile affı gerçekleşmiştir. Özetle Cumhuriyet’i kuranlar şüphesiz aralarında çatıştılar. Bu doğru olmakla beraber aynı isimler daha sonra barışmayı da bildiler. Bu barışma süreçleri esnasında yaşananlar, çoğunlukla görmezden gelinmekte ya da bilinmemekte, konuya barışma perspektifinden bakılmamaktadır. Oysa çatışma kadar barışma da önemlidir. Barışma sürecinin neredeyse Cumhuriyet tarihinin önemli bir bölümünü kapsadığını ve Cumhuriyet tarihini anlamamıza yeni bir boyut katacağını düşünüyorum. Atatürk’ün ilk barıştığı isim Cebesoy oldu. İnönü’nün de son barıştığı isim Celal Bayar oldu. İlk barışmadan son barışmaya kadar yaşananlar bu kitabın ana konusudur. Cumhuriyet’i kuranlar çatıştıktan sonra barışmayı da bildiler. Onların barışma deneyiminin günümüz Türkiye’sine de örnek olmasını diliyorum.”

(Doğan Kitap)

Esarete meydan okuyan dirayet

Atatürk’ün siyasetteki buzları eriten hamlesi - Resim : 2

Fevziye Abdullah Tansel’in yayına hazırladığı ve yeni baskısı Ötüken Neşriyat tarafından okurla buluşturulan Ziya Gökalp dizisinin “Limni ve Malta Mektupları” Gökalp’in iki buçuk yıllık esaret hayatı sırasında dahi sönmeyen mücadeleci ruh halini ve değerlendirmelerini gözler önüne seriyor. Ziya Gökalp, İstanbul’dan ayrılışından itibaren esaret hayatının sona erdiği 30 Nisan 1921’e kadar kaldığı kamplardan, İstanbul’da geride bıraktığı eşi Vecihe Hanım’la kızları Seniha, Hürriyet ve Türkân hanımlara, 164’ü kartpostal olmak üzere, çeşitli hacimde toplam 572 mektup göndermiştir. Mektupların 534’ü, 1943 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından Ziya Gökalp’ın kızlarından satın alınmış, 37’si ise Fevziye Abdullah Tansel tarafından, daha önce yayımlanan çeşitli kitap, dergi ve gazetelerden tespit edilmiştir.

Ziya Gökalp, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi hükümlerine göre İstanbul’u işgal eden İngiliz askerleri ve onlara yardım eden bir kısım hafiyeler tarafından verilen jurnal üzerine, 26 Ocak 1919 Salı günü Dârülfünundaki dersine girmek üzereyken, tutuklanır. Önce, Sirkeci’deki Polis Müdüriyetine, oradan da tevkif edilen kırk kadar İttihatçı arkadaşıyla birlikte, Beyazıt’ta Bekirağa Bölüğüne nakledilir. Ziya Gökalp ile tevkif edilen arkadaşları dört ay tam bir tecrit hâlinde Bekirağa Bölüğünde tutuklu kalır; 27 Mayıs 1919 günü Prenses İna vapuru ile Limni’ye hareket edilir ve 29 Mayıs günü Limni’ye ulaşılır. Sürgünler 18 Eylül 1919’a kadar Limni’de, Mondros’ta kalır; daha sonra Malta adasına nakledilir. Ziya Gökalp ile arkadaşları, önce Polverista, sonra Eskiverdala, Yeniverdala ve tekrar Polverista kampları olmak üzere 30 Nisan 1921’e kadar Malta’da kalırlar. Ziya Gökalp, Mart 1921’de düzenlenen Londra Konferansı sonucu çıkan af üzerine, 64 arkadaşıyla birlikte on bir ay kaldığı adadan, 19 Mayıs 1921’de İtalyan bandıralı Frenç-Ferdinand vapuru ile önce İtalya’nın liman şehri Toronto’ya, oradan da iki yıl önce ayrıldığı İstanbul’a döner. Böylece, onun Ocak 1919’da başlayan esaret hayatı, tam iki buçuk yıl sonra sona erer.

(Ötüken Neşriyat)