2025’in yılın son günlerinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilip kanunlaşan 11. Yargı Paketi sonrasında 50 bine yakın mahkuma tahliye yolu açıldı. Tahliyeler başlayıp bunlar arasından bazılarının cinayete varan suçları yeniden işledikleri haberleri gelince tepkiler de gecikmedi. Bu af konusu iki yanı keskin kılıç gibi… Daha amiyane tabirle af kanununu çıkaracak siyasiler için “iki ucu pisli değnek”… Bir yanda af çıkmasını bekleyen yüzbinler, diğer yandan toplumun huzurunu kaçıracak endişesiyle affa sıcak bakmayan milyonlar…

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 11. Yargı Paketi’nin bir af değil, “ceza infaz sisteminde eşitsizlikleri gideren düzenleme” olduğunu savunsa da kamuoyu bunu üstü örtülü bir af olarak algılamakta.
Aflar sadece bugünlerde değil her dönem Türkiye’de tartışma konusu olmuştur. Benim hatırladığım ilk af, 1973 yılında Cumhuriyet’in 50. Yıldönümü dolayısıyla çıkarılan bir aftı ve kapsamında Osmanlı hanedan mensuplarının da ülkeye dönüşünü sağlayan maddeler bile bulunuyordu. Bülent Ecevit’in Başbakanlığı döneminde 1974’de çıkan bir genel af ise zihinlerde “Ecevit affı” olarak kaldı. Toplumda, “pek çok hırsızın, katilin” serbest bırakılması” olarak algılandığı için tepkilere yol açtı. Bir de 2000 yılında yine Bülent Ecevit’in Başbakanlığı döneminde çıkan bir af var ki, eşi Rahşan Ecevit’in öncü gayretleri sonucu gerçekleştiği için “Rahşan affı” adıyla anılan bu af halen eleştirilir.

Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950’de çıkarılan bir kısmi genel af da o yıllarda büyük ses getirip gündem konusu olmuş. Hafta Mecmuası’nda M. Ali Yalçın’ın röportajında okuma yazması olmayan bir mahkumun “af” tanımlaması dikkatimi çekti. Bu mahkum, “A ile F yan yana gelince oluyormuş” diyerek demir parmaklılıklar ardında geçen yıllarında gazetelerde nasıl yan yana gelmiş A ile F harflerini aradığını anlatarak “af” beklentisini özetlemiş. Sultanahmet Cezaevi önünde tahliye olanlarla yapılmış röportajda kimler yok ki? Karısını doğrayanlar, kocasını tabanca ile başından vuranlar, kuyumcu soyanlar… Daha neler neler… M. Ali Yalçın o günlerin atmosferini Sultanahmet Cezaevi kapısından şöyle yansıtıyor:
* * *

Demir mahpushane kapısı şangırdadı. Genç bir adam sanki demir parmaklıkların arasından süzüldü. Işığa koştu... Esmerdi ve kaytan bıyıkları vardı adamın... Sağlam yapılıydı da üstelik... Ayağına rengi solmuş lâcivert bir pantalon geçirmişti. Kısa kollu beyaz gömleğinden iri pazuları fırlamıştı.
Derin bir nefes aldı. 12 seneden beri ilk defa ciğerlerine giren bir havaydı bu...
Yanına sokuldum. Dumanlı gözleri dolu doluydu, irkildi... bir iki adım attı. Tökezlenir gibi oldu. Sonra, alabildiğine Sultanahmet meydanına doğru koştu. Arkasına bile bakmadı.
Bu esmer genç adam bana Aleksi Karel'in "Bilinmeyen Adam" adlı eserlerindeki bir paragrafı hatırlattı.
Aleksi Kareli "Hürriyet” babında diyor ki:
"Uzun zamandan beri kafeste kalan bir ada tavşanını azâd edin, birden süratle hücresinden fırlar... Sonra tökezlenir ve birkaç taklak atar. İşte insan da aynen böyledir."

Loş koridorda bir adam belirdi. Şişman, orta boylu, gözlüklü, gri elbiseli, 60 yaşlarında babacan bir adamdı bu... Elinde küçük bir valiz ve şapkası vardı. Ürkek ve mahcuptu. Evvelâ hapishane müdürüyle vedalaştı. Sonra titreyen parmaklarının tuttuğu şapka, havada bir iki kavis yaptı. Oradakilerle de selâmlaşmıştı. Artık çıkıyordu, hürdü...
* * *
Onu, aylarca evvel bir gün hapishaneyi ziyaret ettiğim zaman tanımış, hikâyesini de orada kendi ağzından dinlemiştim. Mahpuslar ona aralarında "baba" diyorlardı. "Sabri Baba" bana hikâyesini şöyle anlatmıştı:
"Karım, genç ve güzeldi. Onu çok seviyordum. Beni aldattığını öğrendim. Bir gün kavga ettik. Ekmek bıçağını kaptım. Sonra ne oldu?!.. Yalnız karımın güzel başının, vücudundan ayrıldığını gördüm. Bayılmışım..."
Kadının resmîni gösterdi. Hakikaten güzeldi. Yedi seneden beri yattığı hapishaneden koynunda öldürdüğü karısının resmiyle çıktı. Nereye gidiyordu?.. Ne yapacaktı?..
* * *

Hapishane kapısı önündeki kalabalık arasından bir zurna sesi yükseldi. Bunu çalan herkesin çok iyi bildiği zurnacı Emin Tanınmıştı. Kızı çıkıyordu hapisten... Kızı ki, kendisine frengi aşılıyan esrarkeş kocasını tabanca ile öldürmüştü!.. Zurna sesini bir hıçkırık dalgası boğdu. Baba kız kucaklaşıp ağlaştılar. Sonra, toprağa kapanıp gözyaşları döktüler.
* * *
Gözlerinde, yıllarını doğurduğu ıstırabın ifadesi yeknazarda okunan Muzaffer Aydın, başı önünde ağır ağır ilerlerken gazeteciler etrafını sardı. Bu, aylarca memleketin dilinde dolaşan mücevher hırsızı, zengin tanınmış bir ailenin çocuğu idi:
"-Beni bırakın... Bambaşka bir hayata gidiyorum... Affetmesini bilen insanlar arasında namuslu olarak yaşamasını öğreneceğim ve o zaman hakikî affa mazhar olacağım" dedi.
* * *
Bir bayram sevinci içerisinde, hareketli ve neşeli olan bu ufak tefek adam kim?..
Fevzi Kap...
Katilden 25 sene bir ay 3 gün hapse mahkûm olmuştu; 17 senedir demir parmaklıklar arkasında yasamış olan Fevzi Kap ile üç sene evvel tebdil havalı olarak çıktığı sıralarda Adapazarı civarında Akyazı'nın Beynevit köyünde tanışmıştım. O zaman, o mıntıkada "Kocaeli Canavarı Abaza Basri" diye bir hapishane kaçağı türemişti. Onu beraberce takip etmiştik. Çam ormanlarında, sarp kayalıklı dağlarda Abaza Basri'ye meydan okuyan tek adamdı.
Feyzi Kap... Beni derhal tanımıştı. Boynuma sarıldı:
"-Kurtuldum, kurtuldum işte..." dedi.
* * *
Hapishane boşalıyordu sanki.. İsmi okunan, evvelâ hapishane müdürü Ali Rıza Ocakçıoğlu'nun elini öpüyor... Sonra savcı muavinlerinin, hapishane memurlarının ellerine sarılıyorlardı. Bunlar arasında gözleri yaşlı olanlar ekseriyeti teşkil ediyordu. Hele içlerinde bir tanesi vardı... Öylesine ağlıyor, öylesine ağlıyordu ki...
Hıçkırarak şöyle diyordu:
"-Okuma yazma bilmem... Yalnız bir tek kelime belledim... AF!.. A ile F yanyana gelince oluyormuş! Yıllardır her gün gazete alırım. Sabahtan başlar, akşama kadar başından sonuna kadar kelimelere bakarım. A ile F'yi yanyana görünce, basarım parmağımı üzerine... Gösteririm okumuşlara... Çok bekledik amma, nihayet kavuştuk hürriyete... Yaşasın şu Demokratlar... Allah korusun onları..."
Gözyaşlarını mendiliyle sildi. Bir ara gözleri; yoldan geçmekte olan japone kollu yeni moda, göğsü sırtı açık bir elbise giymiş olan tombulca bir hanıma takılmıştı.
Kulağıma doğru eğildi. Fısıltı halinde:
"-Kadınlar bile daha güzelleşmiş ağabey..." dedi.
* * *
Hürriyetine kavuşan bir sürü insan yepyeni bir hayata doğru koşup gidiyordu. İçlerinde, yemyeşil ağaçlar, rengârenk çiçeklerle süslü, güneşli bir günü kaç senedir özleyen... niceleri vardı...
Ağır ağır Sultanahmet'e doğru yürüyorduk ki, hapishanenin köşesinde tekrar Fevzi Kap'ı gördüm. Elinde büyük bir şeker kutusu vardı. Gülerek şöyle dedi:
"-Ne yaparsın ayrılamıyoruz buradan... Arkadaşlara bayram şekeri götürüyorum."
17 uzun yıl, onu hapishaneye işte bu kadar bağlamıştı.
Yanan eski adliye binasının önünden geçiyorduk ki, birdenbire gözüm birisine takıldı. Bir tümsek üzerinde, o alabildiğine koşan esmer genç adam oturuyordu. Yanına doğru yürüdüm. Dalgın dalgın yüzüme baktı. Gözleri hâlâ yaşlı idi. Ağlamaktan kızarmıştı. Bir müddet bakıştık. Sonra genç adam:
"- Neden affettiler, beni!.. Neden..." dedi.
Hıçkırarak içini şöyle döktü:
"-Hiç kimsem yok... 12 seneden beri karımın hayali beni rahat bırakmadı. Affı, çok bekledim, fakat çok pişmanım... Ne yapacağım şimdi? Ben kendimi affetmedim ki!.."