Türkiye ekonomisi, son yıllarda dikkat çekici çelişkilerle dolu bir tablo sergiliyor. Bir yanda, vatandaşların yurt dışından temin ettiği küçük ölçekli ürünlere uygulanan "30 Euro Duvarı" olarak adlandırılan gümrük ve ek vergi engelleri bulunurken, diğer yanda devasa boyutlara ulaşan bir sermaye kaçışı yaşanmaktadır. Bu durum, ülkenin ekonomik politikalarının tutarlılığı ve öncelikleri hakkında önemli soruları gündeme getiriyor.
Sermaye kaçışının boyutları
2025 yılının Kasım ayı itibarıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yurt dışında gerçekleştirdiği gayrimenkul yatırımları 2,6 milyar doları aşarak Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Bu rakam, sadece beş yıl önce yaklaşık 200 milyon dolar seviyesinde olan bu tür yatırımlarda 10 ila 13 katlık bir artışı ifade etmektedir. Karşılaştırmalı olarak, AKP'nin ilk on yıllık iktidar döneminde (2002-2012) yurt dışına gayrimenkul için çıkan toplam para, 2025 yılının sadece bir bölümündeki miktardan bile daha azdır. Bu veriler, ülkedeki orta ve üst gelir grubunun tasarruflarını ve geleceklerini yurt dışındaki gayrimenkullere yönlendirme eğiliminin hızla arttığını gösteriyor.
"30 Euro Duvarı" ve Gerekçeleri
Aynı dönemde, hükümet, vatandaşların Çin menşeli e-ticaret platformlarından AliExpress, Temu 5-25 Euro aralığında satın aldığı küçük paketlere ağır gümrük vergileri ve ek kısıtlamalar getirdi. Bu uygulamaların temel gerekçeleri genellikle şu argümanlar üzerine kurdu:
- Yerli üretimi koruma: İç piyasadaki üreticilerin haksız rekabete karşı korunması.
- Haksız rekabetin önüne geçme: Yurt dışından gelen ucuz ürünlerin yerel pazarı olumsuz etkilemesinin engellenmesi.
- Sağlığa zararlı ürünlerin girişini engelleme: Halk sağlığını tehdit edebilecek ürünlerin ülkeye girişinin önlenmesi.
Ancak, bu gerekçeler, açıklanan rakamlar ve mevcut politik tercihler ışığında sorgulanabilir hale gelmektedir.
Seçici Hassasiyet ve Çifte Standart İddiaları
Ticaret Bakanlığı yetkilileri, yurt dışından gelen küçük paketlerin yaklaşık %80'inde kanserojen madde veya sağlık standartlarına aykırı unsurlar tespit edildiğini belirtmektedir. Bu iddia ciddi bir endişe kaynağı olmakla birlikte, benzer bir hassasiyetin başka alanlarda gösterilmemesi çifte standart eleştirilerine yol açmaktadır.
Örneğin:
- Türkiye, Avrupa Birliği'ne yaptığı gıda ihracatında pestisit kalıntısı bildirimleri konusunda dünyada ikinci sırada yer almaktadır. 2024 ve 2025 verilerine göre yüzlerce sevkiyat geri dönmüş ve bazı ürünlere yasaklar getirilmiştir. Ancak bu konuda kamuoyuna düzenli ve şeffaf bir "tehlikeli ürün listesi" sunulmamış, sorumluluk tartışılmamış veya radikal bir tarım ilacı reformu gündeme gelmemiştir.
Bu durum, sağlık hassasiyetinin yalnızca 12 Euro'luk bir kulaklık veya telefon kılıfı gibi küçük ürünlere gösterilirken, tonlarca ihraç ürünündeki pestisit sorununa aynı şiddette yaklaşılmamasını düşündürmektedir. Bu seçicilik, sağlık korumasından ziyade, küçük tasarruflu bireyi cezalandırma amacı taşıdığı yorumlarına neden olmaktadır.
Asıl kaçış ve cevaplanmayan sorular
2025 yılında dış ticaret açığının 92,9 milyar dolara ulaşması ve ithalatın 365,5 milyar dolarla rekor kırması, ekonomik dengesizliklerin boyutunu gözler önüne sermektedir. Bu astronomik açığın ana sorumlusunun 15-20 Euro'luk paketler olamayacağı açıktır. Asıl cevaplanması gereken sorular şunlardır:
- Tasarrufu olan, orta-üst gelir grubundaki on binlerce aile neden paralarını ve geleceklerini Atina, Lizbon, Budapeşte, Dubai, Londra veya Berlin gibi şehirlerde gayrimenkule yatırmaktadır?
- Neden "Yunanistan vatandaşlığı" son 4-5 yıldır Türkiye'de Google'da en çok aranan vatandaşlık türlerinden biri haline gelmiştir?
Hükümet, 30 Euro'luk paketlere duvar örerek, vatandaşın küçük tüketim alışkanlıklarını cezalandırarak ve "yerli üretim" söylemini kullanarak sorunun kolay kısmıyla ilgilenmektedir. Ancak, çok daha büyük ve acı verici bir soruyla yüzleşmekten kaçınılmaktadır: Neden bu insanlar ülkelerinde gelecek görmüyor? Neden umutlarını, paralarını ve çocuklarının geleceğini başka ülkelerin tapu dairelerinde satın alıyorlar?
Bu sorulara verilecek samimi cevaplar, köklü reformları gerektirmektedir. Bunlar arasında hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi, ekonomik öngörülebilirlik ve mülkiyet güvencesi, keyfiyetten uzak rasyonel bir vergi ve teşvik sistemi, vize serbestisi için samimi diplomatik çabalar, enflasyonla gerçekten mücadele eden bir ekonomi programı ve geleceğe güven aşılayan bir yönetim anlayışı bulunmaktadır.
Bu adımlar atılmadığı sürece, 30 Euro'luk paketlere duvar örmek yalnızca göstermelik bir öfke yönetimi olarak kalacaktır. Gerçek kaçış, gümrük kapılarında değil, insanların kalplerinde ve cüzdanlarında gerçekleşmektedir. Ve ne yazık ki, bu kaçışın 2,6 milyar dolarla sınırlı kalmayacağı öngörülmektedir. Duvarlar küçük paketleri durdurabilir, ancak umudu ve güveni kaybeden bir milletin ülkeyi terk etme arzusunu hiçbir gümrük durduramaz.