Şu sıralar nereye gitsem, kiminle kahve içsem veya dersten sonra koridorda ayaküstü kiminle sohbet etsem konu dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: Finans tarihimizin en büyük çöküşlerinden biri olan şu meşhur fon skandalı. Tera Yatırım, dondurulan 131 fon, tutuklanan ünlü ekonomistler ve ortada dönen 1 trilyon liraya yakın devasa bir hacim…
Haberleri izlerken herkes haklı olarak aynı soruyu soruyor: "Yahu bu kadar okumuş yazmış adam, koca koca profesyoneller, on binlerce yatırımcı; 1,4 milyarlık bir şirketin piyasa değerinin sadece bir yıl içinde 280 milyar liraya çıkmasına nasıl inandı?" Bir başka şirketin hisselerinin birkaç ayda yüzde 7.820 yükselmesi gerçekten kimseye mi mantıksız gelmedi?
Sokakta kravatlı bir adam yolunuzu çevirip, "Bana paranı ver, sana birkaç ay içinde yüzde 7 bin kâr vereceğim" dese, muhtemelen gülüp geçersiniz ya da polisi ararsınız. Ama aynı vaat cebinizdeki telefonda, şık bir uygulamanın içinde, yeşil grafiklerle karşınıza çıkınca evinizi, arabanızı satıp o parayı yatırıyorsunuz. Neden?
Çünkü insan psikolojisinin teknolojiyle olan imtihanında çok tehlikeli bir evredeyiz. Ekranın o soğuk, dijital ve "yanılmaz" görünen yüzü, bizi adeta hipnotize ediyor.
Herkes işin psikolojisini, "kolay para" hırsını anlatıyor. Ekonomistler finansal okuryazarlıktan dem vuruyor. Eyvallah, hepsi doğru. Ama 20 küsur yılını sistem mimarileri kurarak, ekrandaki o tuşların arkasındaki yapıları tasarlayarak geçirmiş bir yazılımcı olarak benim gördüğüm bambaşka, çok daha sinsi bir hastalık var: Arayüz (UI) otoritesi ve dijital illüzyon.
Eskiden dolandırıcılar adam çarpmak için kalın yaldızlı kağıtlar, sahte mühürler, ciltli klasörler kullanırdı. Dolandırıcılık dediğiniz şey ter döktürürdü, emek isterdi. Şimdi olay tamamen cebimizdeki o parlak cam parçasının içinde, dijital bir simülasyonda dönüyor. Size özel, şık tasarımlı bir uygulama veriyorlar. Ekranda grafikler hep yukarı, oklar hep yemyeşil. Birileri de kulağınıza o modern çağın sihirli kelimelerini fısıldıyor: "Algoritma piyasadaki fırsatları buluyor, özel yapay zekâ sistemimiz arbitraj yapıyor..."
Modern insan "algoritma", "yapay zekâ", "fon sistemi" gibi kelimeleri duyunca kendi aklının şalterini anında indiriveriyor. "Sistem diyorsa doğrudur, makine yalan söylemez, bir bildiği vardır" deyip o kara kutuya teslim oluyor.
Biz yazılımcılar işin mutfağındayız, o kaputun altında ne olduğunu çok iyi biliriz. Sektörde çok bilinen acı bir espri vardır: "Frontend (ön yüz) ne kadar şatafatlıysa, backend (arka plan) o kadar dökülüyordur."
Sizin o ekranda görüp "Vay be, fonumuz uçmuş" dediğiniz o yeşil ok, bizim yazdığımız iki satırlık basit bir görsel koddan ibarettir. Arkada gerçekten işleyen sağlam bir üretim, rasyonel bir matematik, gerçek bir katma değer yoksa; o sizin gördüğünüz milyarlık piyasa değerleri, veritabanına atılan ufacık bir "UPDATE" komutuna bakar. Suni olarak kendi aralarında hisse çevirip ekrandaki grafiği yukarı çizerler. Arka planda ortada dönen tek bir gerçek değer yoktur ama siz o ön yüze bakıp zengin olduğunuzu sanırsınız.
Amfide ders anlatırken, bitirme projesini getiren öğrencilerime hep aynı şeyi tembihlerim: "Çocuklar, ekranda tasarımın ne kadar güzel çalıştığı umurumda değil. Bana veritabanını, logları, mimariyi gösterin. Ekrana yansıyan veri, o veriyi oraya koyan yazılımcının ve o sistemi finanse eden patronun niyetinden asla bağımsız değildir."
Sistem dediğiniz şey gökten zembille inmiş, tarafsız, kutsal bir metin değil; insanın yazdığı kodlardır. Bugün tutuklanan yöneticilerin "Biz yapmadık, portföy yöneticileri yaptı, algoritmalar yanıldı" demesi, işi "sistemin" üzerine yıkma çabasıdır. Ama o sistemleri kendi şirketlerinin hisselerini suni olarak şişirsin diye kurgulayan yine bir insan aklıdır, bir insanın hırsıdır.
Peki sonunda ne oldu? 17 Eylül 2026'da o kusursuz, o yenilmez (!) "sistem", bir günde 300 milyar liralık gerçek para çekme talebi gelince kelimenin tam anlamıyla "Crash" oldu, çöktü. Yazılımcı diliyle söyleyeyim; sistem gerçek dünyanın yük testinden geçemedi. Çünkü veritabanındaki o sanal, şişirilmiş rakamların, banka gişesinde bir karşılığı yoktu. O koca sistem aslında yayına alınmamış, koca bir "demo"dan ibaretti.
SPK fişi çekti, fonlar tasfiyeye gitti ve o şık mobil uygulamalardaki yemyeşil oklar, bir gecede on binlerce ailenin hayatını karartan gri, donuk ekranlara dönüştü.
Bu son skandal bize sadece cebimizdeki paraya sahip çıkmayı değil; etrafımızı saran teknolojiye, ekranda gördüğümüz o şatafatlı grafiklere nasıl şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini tokat gibi yüzümüze vurdu. Bir şeyin dijital olması, "sistematik" görünmesi, mobil uygulaması olması onu kusursuz ya da güvenilir yapmaz.
Adı ister kapalı devre özel fon olsun, ister yapay zekâ destekli süper algoritma... Eğer arkasındaki matematiği anlamıyorsanız, denetleyemiyorsanız ve aklınıza yatmıyorsa, o şık ekranlara aklınızı, emeğinizi ve geleceğinizi teslim etmeyin.
Teknoloji çağında sizi koruyacak en büyük güvenlik duvarı, telefonunuzdaki parmak izi okuyucusu değil; bizzat kendi aklınız, kendi mantığınız ve şüpheciliğinizdir.